Teknoloji denildiğinde çoğumuzun zihninde hâlâ metalik gövdeler, karmaşık devreler, kod satırları ve insandan biraz uzak bir dünya canlanıyor. Oysa bazen tek bir görüntü, bütün bu algıyı değiştirmeye yetiyor.

Şanlıurfa GAP Havalimanı’nda düzenlenen TEKNOFEST Güneydoğu’da bunun en renkli örneklerinden biri yaşandı.

Bir teknoloji festivalinde gözünüzün nereye takılacağını kestirmek kolay değil.

Gökyüzünde sergilenen hava araçları, insansız sistemler, kara ve deniz platformları, yapay zekâ uygulamaları...

Hepsi başlı başına dikkat çekici.

Fakat Şanlıurfa’daki festival alanından yayılan görüntüler arasında öyle bir sahne vardı ki, teknolojinin teknik özelliklerinden çok insana dokunan tarafını gösterdi:

Halaya katılan robotlar...

Bir robotun insanların arasına girip ritme ayak uydurması elbette önce yüzümüzde bir tebessüm oluşturuyor. Fakat o birkaç dakikalık görüntünün anlattığı şey yalnızca eğlenceden ibaret değil.

Çünkü o anda teknoloji, laboratuvarların ve mühendislik masalarının dışına çıkıyor; toplumun günlük hayatına karışıyor.

İnsanlar robotun karşısında çekinerek durmak yerine onunla eğleniyor, yan yana geliyor, fotoğraf çekiyor ve kendi kültürünün bir parçasına onu da dahil ediyor.

Bana göre asıl önemli nokta tam burada.

Teknolojiyi insanlara sevdirmek için yalnızca işlemci gücünden, sensörlerden, yazılımlardan ya da teknik kabiliyetlerden söz etmek yeterli değil.

Teknolojinin hayatın içine girmesi gerekiyor.

Bir türkünün ritmine karışması, bir çocuğun merakını uyandırması, insana “Acaba bunu nasıl yaptılar?” sorusunu sordurması gerekiyor.

Çünkü büyük yolculuklar çoğu zaman tam da böyle küçük bir merakla başlıyor.

Bugün halay çeken robota şaşkınlıkla bakan bir çocuk, belki birkaç yıl sonra kodlama öğrenmeye başlayacak.

Bugün insansız hava aracını yakından gören bir genç, yarın o sistemlerden çok daha gelişmişini tasarlamak için çalışacak.

Üretmenin ilk adımı her zaman fabrikada ya da laboratuvarda atılmıyor.

Bazen kalabalığın arasından yükselen tek bir cümleyle başlıyor:

“Ben de yapabilir miyim?”

İşte teknoloji festivallerinin bence en değerli tarafı da burada yatıyor.

Gençlere hazır ürünleri göstermekten çok, üretmenin ulaşılmaz bir şey olmadığını hissettirmek...

Merakı cesarete, cesareti de üretime dönüştürmek.

Ancak teknolojinin toplumla buluştuğu her hikâyenin sonu Şanlıurfa’daki kadar gülümsetici olmuyor.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri yakın zamanda Kahire’de ortaya çıktı.

Kentin sembolik noktalarından birinde hazırlanan büyük ölçekli bir duvar çalışmasında Antik Mısır’ın önemli figürlerinin tasvir edilme biçimi tartışma yarattı.

Özellikle figürlerin görünümü üzerinden başlayan eleştiriler büyüyünce çalışma değiştirilmek zorunda kaldı.

Olayı sıradan bir sanat tartışmasının ötesine taşıyan nokta ise tasarım sürecinde yapay zekâ teknolojilerinden yararlanılmış olmasıydı.

Tam burada günümüzün en önemli sorularından biriyle karşılaşıyoruz:

Yapay zekânın ürettiği her şey doğru mudur?

Elbette değil.

Çünkü yapay zekâ, insanlığın bütün bilgisini kusursuz biçimde süzüp önümüze koyan tarafsız bir hakikat makinesi değildir.

O da beslendiği verinin sınırlarını taşır.

İnternette çok fazla tekrar edilen bir yanlış, eksik anlatılan bir tarihsel olay ya da popülerleşmiş bir görsel kalıp, zaman içerisinde yapay zekânın ürettiği sonuçların içine de sızabilir.

Üstelik ortaya çıkan görüntü teknik olarak ne kadar başarılı olursa olsun, tarihsel bağlam yanlışsa sorun ortadan kalkmaz.

Hatta tam tersine, yanlış bilgi çok daha güçlü ve ikna edici bir görüntüye dönüşebilir.

Bu nedenle yapay zekâ çağında belki de en fazla ihtiyaç duyacağımız şey teknoloji bilgisi kadar sorgulama becerisi olacak.

“Makine böyle söyledi” cümlesi hiçbir zaman “Gerçek budur” anlamına gelmemeli.

Mısır’daki tartışmanın büyümesinin temelinde yalnızca birkaç figürün nasıl resmedildiği meselesi yoktu.

Tarih, toplumların hafızasıdır.

Binlerce yıllık bir uygarlığın nasıl anlatılacağı, hangi kimlikle ilişkilendirileceği ve nasıl temsil edileceği doğal olarak son derece hassas bir konu.

Üstelik geçmişi bugünün kimlik tartışmalarına sıkıştırmak çoğu zaman tarihi anlamamızı kolaylaştırmıyor, aksine daha da zorlaştırıyor.

Antik toplumlar bugünkü dünyanın keskin sınırları içerisinde yaşamıyordu.

Göçler vardı.

Ticaret vardı.

Savaşlar vardı.

Farklı halklar arasında sürekli bir etkileşim vardı.

Dolayısıyla binlerce yıl önce yaşamış toplumları bugünün tek renkli kimlik kalıplarıyla açıklamaya çalışmak tarihsel gerçekliği fazlasıyla basitleştirebilir.

İşte insan denetiminin önemi burada ortaya çıkıyor.

Yapay zekâ saniyeler içerisinde yüzlerce görüntü oluşturabilir.

Ama bir toplumun hafızasını, hassasiyetlerini ve geçmişinin taşıdığı anlamı yalnızca birkaç saniyelik hesaplamayla kavrayamaz.

Bu nedenle teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin son kontrolü insana bırakmak zorundayız.

Şimdi iki görüntüyü yan yana getirelim.

Bir tarafta Şanlıurfa’da insanların arasına karışıp halay çeken robot...

Diğer tarafta Kahire’de tarih ve kimlik tartışmasının ortasında kalan yapay zekâ destekli bir çalışma...

İkisini birbirinden tamamen farklı olaylar gibi görmek mümkün.

Fakat bana göre ortak noktaları oldukça güçlü.

Her ikisi de bize teknolojinin kendi başına iyi ya da kötü olmadığını gösteriyor.

Sonucu belirleyen, o teknolojiyi hangi bilgiyle, hangi amaçla ve ne kadar bilinçli kullandığımız.

Doğru ellerde teknoloji çocukların gözünde bilimi eğlenceli hale getirebilir.

Kültürle birleşebilir.

Yeni nesilleri üretmeye teşvik edebilir.

İnsanların geleceğe daha büyük bir merakla bakmasını sağlayabilir.

Fakat kontrolsüz bırakıldığında aynı teknoloji tarihi eksik anlatabilir, yanlış bilgiyi büyütebilir ve hassas toplumsal meselelerin ortasında yeni tartışmalar yaratabilir.

Bu nedenle geleceği yalnızca daha hızlı bilgisayarlarla, daha gelişmiş robotlarla ya da daha güçlü yapay zekâ modelleriyle kuramayız.

Aynı zamanda sorgulayan, araştıran ve teknolojinin ürettiğini denetleyebilen insanlar yetiştirmemiz gerekiyor.

Robotlar halay çeksin.

Yapay zekâ resim de yapsın, müzik de üretsin, hayatımızı da kolaylaştırsın.

Bunda hiçbir sorun yok.

Ama direksiyonda kimin oturduğunu unutmayalım.

Çünkü teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, ona hangi yöne gideceğini gösterecek olan hâlâ insan aklı, insan vicdanı ve insan bilgisidir.