Bazen hayatın telaşı içinde yaşadığımızı unutuyoruz.
Sabah alarmıyla başlayan koşuşturma, yetişmesi gereken işler, cevaplanması gereken mesajlar, ödenmesi gereken faturalar, bitmeyen sorumluluklar… Günler birbirini kovalarken insan bir an durup da “Ben bugün gerçekten yaşadım mı?” diye sormuyor kendine.
Oysa yaşamak, yalnızca nefes almak değil.
Bir sabah perdeyi araladığında yüzüne vuran güneşi fark etmektir yaşamak. Sokaktan gelen çocuk sesine gülümsemek, yıllardır gördüğün bir ağacın çiçek açtığını ilk kez gerçekten görmek, sevdiğin bir insanın sesini duyduğunda içinin ısınmasıdır.
Bir bardak çayın buharında bile hayat vardır aslında.
Yağmurun cama vuruşunda, denizin kokusunda, akşam eve dönerken gökyüzünün aldığı renkte… Küçücük şeylerin içinde saklanır yaşamanın güzelliği. Fakat biz çoğu zaman büyük mutlulukların peşinden koşarken küçük olanları kaçırırız.
“Şu olsun, mutlu olacağım.”
“Bunu başarınca rahatlayacağım.”
“Biraz daha para kazanayım, sonra yaşayacağım.”
“Bu dönem bitsin, kendime zaman ayıracağım.”
Derken hayat hep ertelenir.
İnsan, yaşamayı gelecekte başlayacak bir şey sanır. Oysa hayat beklemez. Biz plan yaparken, üzülürken, kızarken, daha fazlasını isterken akıp gider.
Belki de en büyük yanılgımız budur: Mutluluğun kusursuz bir hayatın sonunda bizi beklediğini düşünmek.
Halbuki kusursuz hayat diye bir şey yok.
Herkesin içinde kimseye anlatmadığı bir kırgınlık, omzunda taşıdığı bir yük, geceleri düşündüğü bir mesele var. Hayat biraz eksik, biraz yarım, biraz da beklenmedik haliyle hayat zaten.
Buna rağmen sabah oluyor.
Kuşlar yine ötüyor.
Bir yerlerde insanlar yeniden âşık oluyor, çocuklar kahkaha atıyor, küsler barışıyor, uzun zamandır görüşmeyen iki dost yeniden bir masada buluşuyor.
Hayat bütün ağırlığına rağmen kendini yenilemenin bir yolunu buluyor.
Belki bizim de bunu öğrenmemiz gerekiyor.
Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmeyi…
Geçmişte değiştiremeyeceğimiz şeylerle kavga etmeyi bırakmayı…
Henüz yaşanmamış günlerin kaygısını bugünün omuzlarına yüklememeyi…
Ve elimizde olanlara biraz daha dikkatle bakmayı.
Çünkü bazı günler yalnızca sıradan görünür. Sonradan dönüp baktığımızda ise en çok o sıradan günleri özlediğimizi fark ederiz.
Annemizin mutfaktan seslenmesini…
Babamızla yapılan kısa bir sohbeti…
Dostlarla içilen kahveyi…
Evdeki küçük tartışmaları bile…
Bir zamanlar bize sıradan gelen ne varsa, yıllar sonra hatıranın en değerli parçasına dönüşebilir.
Bu yüzden sevdiğiniz insanlara sevdiğinizi söylemeyi ertelemeyin.
Telefon açmak istediğiniz birini arayın.
Kırgınsanız ve değiyorsa barışın.
Bir çocuğun başını okşayın.
Anne babanız yanınızdaysa seslerini biraz daha dikkatli dinleyin.
Arkadaşınızla kahve içerken telefonu masaya bırakın.
Gökyüzüne bakın.
Denizi görün.
Yürüyün.
Gülün.
Çünkü hayat yalnızca büyük dönüm noktalarından ibaret değil. Asıl hayat, iki büyük olayın arasında kalan küçücük anların toplamıdır.
Üzüleceğiz elbette.
Kaybedeceğiz.
Hayal kırıklığına uğrayacağız.
Bazı insanlar gidecek, bazı kapılar kapanacak, bazı planlar hiç gerçekleşmeyecek.
Ama yine de yeni bir sabah olacak.
Ve insanın içinde yeniden başlayabilecek küçücük bir umut kaldığı sürece hayat devam edecek.
Belki yaşamanın güzelliği de tam burada.
Her şeye rağmen devam edebilmekte.
Bir gün kötü geçti diye bütün hayatın kötü olmadığını bilmekte.
Karanlık bir gecenin ardından güneşin yeniden doğduğunu defalarca görmüş olmamıza rağmen hâlâ buna şaşırabilmekte.
Daha çok şeye sahip olmaktan önce, sahip olduklarımızın farkına varabilmekte.
Bugün gözlerinizi açtıysanız, sevdiğiniz birinin sesini duyabiliyorsanız, hâlâ bir şeylerin değişebileceğine inanabiliyorsanız aslında elinizde küçümsenemeyecek kadar büyük bir zenginlik var.
Hayat bazen yorucu.
Bazen acımasız.
Bazen anlaması zor.
Ama bütün eksiklerine, bütün kırgınlıklarına ve bütün bilinmezliklerine rağmen…
Yaşamak ne güzel.