Oruç, İslâm ibadet sisteminde yalnızca bedeni aç bırakan bir kulluk pratiği değildir. O, insanın nefsine karşı verdiği ahlâkî mücadelenin en somut, en disiplinli ve en derin tezahürlerinden biridir. Bu yönüyle oruç; açlıkla değil, irade, şuur ve ahlâk ile anlam kazanan bir ibadettir. Nitekim oruç, insanı yalnızca haramdan uzak tutan geçici bir engel değil; günaha karşı kalıcı bir iç kalkan olarak inşa eder.
Bu hakikat, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) son derece veciz ifadesinde açıkça dile getirilmiştir:
“Oruç bir kalkandır.”¹Bu hadis, orucun sadece sevap kazandıran bir ibadet olmadığını; insanı günaha sürükleyen arzu ve zaaflara karşı koruyucu bir siper işlevi gördüğünü ortaya koyar. Kalkan, saldırıyı tamamen yok etmez; fakat onu etkisiz kılar. Oruç da nefsi yok etmez; onu terbiye eder, sınırlar ve itaate alıştırır.
1. Oruç ve Nefsin Terbiyesi
Günahın merkezinde çoğu zaman dizginlenmemiş istekler yer alır. İslâm ahlâk düşüncesi, insanın arzu sahibi oluşunu inkâr etmez; bilakis bu arzuların meşru sınırlar içinde tutulmasını esas alır. Oruç, bu terbiyenin en etkili yollarından biridir. Zira insan, en temel ve en meşru ihtiyaçlarını dahi belli bir süre bilinçli olarak terk ederek nefse şu dersi verir: “Her istek, her zaman ve her şartta serbest değildir.”
Bu noktada oruç, yalnızca mideyi değil; dili, gözü, kulağı ve kalbi de kuşatan bütüncül bir ahlâk disiplini hâline gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hakikati şu ikazla dile getirir:
“Yalanı ve yalanla amel etmeyi terk etmeyen kimsenin, yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.”² Bu rivayet, ahlâkî içeriği boşaltılmış bir orucun, şekilsel bir açlıktan öteye geçemeyeceğini açıkça ortaya koyar.
2. Günaha Karşı Bilinç ve Toplumsal Ahlâk
Oruç, günaha karşı pasif bir yasak değil; aktif bir bilinç hâlidir. Oruçlu insan, her davranışını “Ben oruçluyum” bilinciyle yeniden tartar. Bu bilinç, dışsal bir gözetimden ziyade içsel bir murakabe üretir. Kur’ân-ı Kerîm, orucun nihai hedefini şu ilke ile belirler: “ Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı… Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.”³ Buradaki takvâ, sadece haramdan kaçınmak değil; insanın kendini Allah huzurunda sürekli denetim altında hissetmesidir.
Bu yönüyle oruç, bireysel ahlâkı inşa ettiği kadar toplumsal yozlaşmaya karşı da koruyucu bir işlev görür. Açlığı fiilen yaşayan birey, yoksulluğu soyut bir kavram olmaktan çıkarır; merhameti teorik bir erdem değil, ahlâkî bir sorumluluk olarak içselleştirir. Paylaşma, infak ve adalet bilinci; orucun tabiî neticesidir. Nefsi frenlenen insan, başkasının hakkını ihlâl etmeye daha az meyilli olur. Böylece oruç, toplumsal ilişkilerde de bir ahlâk sigortası hâline gelir. Oruç, açlıkla değil; ahlâkî dönüşümle anlam kazanır. Günaha karşı kalkan oluşu, insanın sadece yasaklardan uzak durmasıyla değil; iradesini, vicdanını ve merhamet duygusunu yeniden inşa etmesiyle mümkündür. Eğer oruç, bireyi daha sabırlı, daha adil ve daha duyarlı kılıyorsa; işte o zaman gerçek maksadına ulaşmış demektir. Aksi hâlde beden aç kalır; fakat nefis tok, vicdan uykuda kalır.
Dipnotlar
1.Buhârî, Savm, 2; Müslim, Sıyâm, 162.
2.Buhârî, Savm, 8.
3.el-Bakara, 2/183.
Baş vaiz
Emine SAĞLAM