Şehirlerin zenginliği yalnızca yeni yollarla, yüksek binalarla ya da büyük yatırımlarla ölçülmez. Bazen bir kentin gerçek serveti, yıllardır aynı köşede duran bir çınar ağacıdır. Bazen herkesin tarif verirken kullandığı eski bir dükkân, bazen çocukların okul yolunda önünden geçtiği bir çeşme, bazen de bir mahallenin hafızasına yerleşmiş küçük bir meydandır.

Şehir değişir. Değişmek zorundadır da.

Yeni yollar açılır, eski yapılar yenilenir, mahalleler büyür, nüfus artar. Bugünün ihtiyaçları dünün şehir planıyla karşılanamaz. Buna itiraz etmek mümkün değil. Ancak mesele değişmek değil; değişirken neyi koruduğumuzdur.

Çünkü şehirleri birbirinden ayıran yalnızca binaları değildir. İstanbul’u İstanbul, Samsun’u Samsun, Bafra’yı Bafra yapan şey biraz da insanların ortak hatıralarıdır.

Bir sokağın ismini duyduğunuzda zihninizde bir görüntü beliriyorsa, o sokak artık sadece asfalt ve kaldırımdan ibaret değildir.

Bir meydandan geçerken “Eskiden burada…” diye başlayan cümleler kuruluyorsa, orası artık sıradan bir alan değildir.

İşte şehir hafızası dediğimiz şey tam olarak budur.

Bugün birçok kentte aynı görüntüyü görmek mümkün. Benzer binalar, benzer kafeler, benzer tabelalar, benzer meydanlar…

Bir şehir modernleşirken başka şehirlerin kopyasına dönüşüyorsa ortada düşünülmesi gereken bir mesele vardır.

Samsun da hızla değişiyor.

Yeni yatırımlar yapılıyor, ulaşım ağları genişliyor, sahil hattı dönüşüyor, ilçeler büyüyor. Bunların önemli bir bölümü şehir hayatını kolaylaştırıyor. Fakat bütün bu dönüşümün yanında başka bir soruyu da sürekli sormamız gerekiyor:

Biz gelecek nesillere nasıl bir Samsun bırakıyoruz?

Sadece daha büyük bir Samsun mu?

Yoksa geçmişini bilen, kimliğini koruyan, hikâyelerini geleceğe taşıyan bir Samsun mu?

Çünkü şehir hafızası kaybolduğunda onu yeniden inşa etmek kolay değildir.

Yıkılan bir binanın benzeri yapılabilir.

Kesilen bir ağacın yerine yenisi dikilebilir.

Değiştirilen bir meydan tekrar düzenlenebilir.

Ama insanların o yerle kurduğu bağ aynı şekilde geri getirilemez.

Bu nedenle şehir yönetiminde sadece bugünün ihtiyaçlarını değil, yarının hatıralarını da düşünmek gerekiyor.

Belki bundan 30 yıl sonra bugün sıradan gördüğümüz bir yapı, bir sokak ya da bir mahalle çocuklarımız için geçmişle kurabilecekleri son bağlardan biri olacak.

Şehirler biraz da yaşayan insanlara emanettir.

Bizden öncekilerden aldığımız bu emaneti, bizden sonrakilere yalnızca beton miktarını artırarak devredemeyiz.

Gelişmek gerekir.

Yenilenmek gerekir.

Büyümek gerekir.

Ama bütün bunları yaparken şehrin ruhunu korumak da gerekir.

Çünkü bir şehir en çok parasını kaybettiğinde değil, hafızasını kaybettiğinde yoksullaşır.

Ve belki de kentler için artık şu soruyu daha sık sormanın zamanı gelmiştir:

“Buraya ne yapacağız?” kadar, “Buradan neyi koruyacağız?”