Sabah gözümüzü açar açmaz bir yarış başlıyor. Telefonun alarmı, gelen bildirimler, okunacak mesajlar, yetişilecek işler, bitirilecek toplantılar... Daha kahvaltı masasına oturmadan zihnimiz onlarca kilometre yol alıyor.

Modern çağ bize hep daha hızlı olmamız gerektiğini öğretti. Daha hızlı çalış, daha hızlı tüket, daha hızlı karar ver, daha hızlı yaş...

Peki gerçekten yaşıyor muyuz?

Eskiden insanlar zamanı saatle değil, güneşin hareketiyle ölçerdi. Komşuya uğramak için randevu almaya gerek yoktu. Çayın demlenmesi bile bir bekleyişti ve kimse bunu zaman kaybı olarak görmezdi. Şimdi ise iki dakikalık internet kesintisi bile sabrımızı tüketmeye yetiyor.

Hız, hayatımızı kolaylaştırdı; buna şüphe yok. Birkaç saniyede dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyor, istediğimiz bilgiye anında erişebiliyoruz. Ama aynı hız, bize fark ettirmeden en değerli şeyimizi de elimizden aldı: Anı yaşama becerimizi.

Artık yürürken gökyüzüne bakmıyoruz. Sofrada telefonlarımız bizden daha çok konuşuyor. Çocuklarımızın anlattıklarını dinlerken bile aklımız bir sonraki işte oluyor. Bir kitabın sayfalarını sindire sindire çevirmek yerine özetini okumayı tercih ediyoruz.

Oysa hayat, hızlandıkça güzelleşmiyor.

En güzel sohbetler aceleye gelmeyenlerdir. En unutulmaz yolculuklar, varılan yerden çok yolun kendisini hissettirenlerdir. En kıymetli anılar da plansız yaşanan küçük mutluluklardan doğar.

Belki de bu yüzden, yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda çalıştığımız saatleri değil; ailemizle içtiğimiz bir fincan çayı, dostlarla edilen uzun sohbetleri ya da yağmur altında ıslanmayı hatırlarız.

Teknolojiye karşı çıkmak mümkün değil, zaten doğru da değil. Mesele teknolojiyi kullanırken zamanın bizi kullanmasına izin vermemek.

Bazen telefonu sessize almak, yürürken kulaklığı çıkarmak, çocuğunuzun gözlerinin içine bakarak onu dinlemek ya da hiçbir şey yapmadan sadece pencerenin önünde oturup yağmuru izlemek... Belki de günün en verimli dakikaları bunlardır.

Çünkü hayat, sürekli koşanların değil; durup etrafına bakabilenlerin hafızasında iz bırakır.

Belki de ihtiyacımız olan şey zamanı hızlandırmak değil, kendimizi biraz yavaşlatmaktır. Zira insan, yetiştiği kadar değil; hissettiği kadar yaşar.