Muaz B. Cebel Hadisi ve Yansımaları

Hemen hemen bütün din görevlileri bu hadisi bilir ya da bir şekilde duymuştur. Peygamberimiz (sas) Muaz b. Cebel isimli bir sahabiyi Yemen’e İslam dinini anlatmak üzere gönderir. Rivayet edildiğine göre Muaz b. Cebel yola çıkmadan önce Peygamberimizle aralarında şöyle bir konuşma geçer: Peygamber (sas) ona şöyle sorar:

  • Ya Muaz neyle hükmedeceksin?

Muaz:

  • Kur’an’la hükmederim ya Rasulellah.

Peygamber (sas):

  • Ya Kur’an’da bulamazsan?

Muaz:

  • Peygamberin sünnetiyle hükmederim.

Peygamber (sas):

  • Onda da bulamazsan?

Muaz:

  • Kendi re’yimle hükmederim ya rasulellah.

Yine rivayet edildiğine göre Peygamber (sas) Muaz b. Cebel’in kendisine verilen bu cevaplardan son derece memnun olmuş ve Allah’a şükretmiştir.

Bu hadiste çok önemli bir şey var: Müslümanlar bu hadisten İslam’da delillerin üç olduğunu; Kur’an ve Sünnet dışında aklın ve re’yinde dinde delil olduğunu anladılar. Bu anlayıştır ki Kur’anı ve Sünneti bilen de bilmeyen de ta başlangıçtan beri kendi aklını kullanarak dinde söz sahibi oldu. Bilen bilmeyen herkes din hakkında konuşur hale geldi. Halbuki daha önceki yazılarımızda açıkça belirttiğimiz gibi akıl akletlemeyi ve düşünmeyi vahiy’den yani Kur’an’dan öğrenir. İslam’ın akıl dini oluşu vahyin akla hitabından ve aklın vahye muhtaç olmasından kaynaklıdır. Vahiy ve vahiyden ibaret olan sünnet aklın delilidir. Delile muhtaç olan bir şey nasıl delil olabilir?!

Peki yukarıda zikrettiğimiz bu hadiste Muaz b. Cebel’in “kendi re’yimle hükmederim” şeklindeki Peygamberimizi de memnun eden ifadesinin anlamı nedir? Hadise dikkat ettiğimizde Peygamber (sas)’in “Kur’an’da bulamazsan, yani Kur’an’da olmazsa” ifadesi geçmektedir. Peygamber (sas) Muaz’ı Yemen’e gönderdiğinde vahiy halen devam etmekte olup Kur’an henüz tamamlanmış değildir. Öyleyse Muaz b. Cebel Yemen’de henüz Kur’an’da karşılığı olmayan bir takım olaylarla karşılaşabilir. Bu durumda Muaz’ın kendi tecrübesinden hareketle aklını ve re’yini kullanacağını ifade etmesi peygamberimiz (sas)’in de onayladığı üzere yerinde bir durumdur. Nitekim “bu gün sizin dininizi ikmal ettim (tamamladım)…” (Maide, 5/3.) ayetiyle Allah Teala Kur’an’ın ve dinin tamamlandığını artık her şeyin Kur’an’da olduğunu insan ve insanlık için ve bütün mahlukat için Kur’an’ın yeterli olduğunu, Kur’an’ın rahmet, nimet ve şifa olduğunu başka ayetleriyle de haber vermiştir. Nitekim İslam öncesinde insan aklı ve onun salt tecrübesi delil olarak kabul edildiği gibi İslam öncesindeki bu aklın elde ettiği bilgi kesin bilgi addediliyordu. Ancak Kur’an geldikten ve tamamlandıktan sonra insanın salt aklı ve salt tecrübesi delil olmaktan çıkmış; böyle bir aklın verdiği hüküm de zan ve ihtimal konumuna düşmüştür.

Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim şeyi tekrar ediyorum: İslam dininde delil sadece Kur’an ve Kur’an’dan ibaret olan Sünnettir. Onun içindir ki dînî meselelerde aklın merkeze alındığı, ölçü ve delil kabul edildiği sana göre, bana göre şeklindeki anlayışların, tutum ve davranışların asla yeri yoktur. Dînî öğrenirken ve anlatırken Kur’an ve Peygamberin sözleri ve uygulamaları esas alınmalı Allah şöyle buyurdu, Peygamber (sas) böyle yaptı gibi ifadeleri dînî hayatımızda vazgeçilmez kural olmalıdır.

Peygamber (sas) hayattayken Kur’an ve Peygamberin sözleri ve uygulamaları dışında herhangi bir kimsenin sözü ve uygulamasının dinde delil olduğunu göstererek hiçbir örnek yoktur. Buna rağmen ne gariptir ki Peygamberimizden hemen sonra İslam’ın ana konuları öğrenilirken, öğretilirken ve uygulanırken Kur’an ayetlerinden ve Peygamberin uygulamalarından çok daha sonra gelenlerden bazılarının isimleri ve örnek modellikleri zikredilerek anlatılmaya çalışılmış ve referans kaynağı olmuştur. Bu durum İslam toplumunda dinde siyasi ve kavmiyetçi anlayışların da tahrik ettiği ve gittikçe artan akılcı ve mezhepçi anlayışların başlangıcı olmuştur.

İnsan aklının dinde delil ve esas olarak kabul edildiği mezhepçi ve grupçu anlayışlar hiçbir niza ve ihtilafa yer olmayan İslam dinini tartışmalı ve problemli bir din haline getirmişler; İslam dininin Allah’ın ve peygamberinin fiillerinin sorgulandığı ihtilaflı ve problemli bir din olarak algılanmasına sebep olmuştur. Tarihte ve günümüzde kişi, Kur’an ve Peygamber (sas)’den çok aklın esas olduğu bana veya sana göre tarzındaki bilim adamlarının ve mezheplerin indi yaklaşımlarıyla öne çıkan ve Allah adına hüküm veren bir takım kişi ve grupların dini görüşlerinden ve anlayışlarından fırsat bulup çoğu zaman İslam dinini doğrudan doğruya kendi öz kaynağından; Kur’an ve Peygamber (sas)’in sünnetinden öğrenme imkanını bulamamıştır.

İmamı Azam Ebû Hanife, Allah’ın İslam dininin esasını teşkil eden kanunlarına ve emirlerine en büyük fıkıh (Fıkhu’l-Ekber) derken, kişinin ya da müslümanın Allah’ın emir ve kanunlarından hareketle yaptığı işlere ve ürettiği şeylere fıkıh demiştir. İşte bu fıkıh aklın, istihsanın ve örfün muhtelif örneklerinden azami ölçüde istifade edilen pratik dini uygulamalar ve dünya işleridir. Bu noktada İslam medeniyeti yerin altındaki ve üstündeki Allah’ın nimetlerini ve varlık alemini Allah’ın Kur’an’daki kanunları, emirleri ve dinin esasları doğrultusunda araştırarak ve inceleyerek ortaya koydukları şey bir anlamda İslam Fıkıh Medeniyetidir. Bu fıkıh Müslümana dünyadaki bütün bilimsel gelişmelerden ve beşeri tecrübelerden istifade imkanını verir.

Akıl, istihsan ve örf İmamı Azam Ebu Hanife’nin en büyük fıkıh yani usuluddin (dinin esasları) dediği Allah’ın kanunları; Allah’ın emir, nehiy, helal ve haramlarımdan ibaret olan din ve din esaslarından olan delilleri olmayıp bilakis kişinin veya müslümanın Allah’ın kanunları, emir, nehiy, helal ve haramlarından hareketle yapıp ürettiği işler ve bu işlerin bilgisi anlamındaki fıkıh ve anlayıştır. Muaz b. Cebel’in “kendi re’yimle veya görüşümle hükmederim” şeklindeki ifadesi bu kabildendir. Yine Ebu Hanife’nin öğrencileriyle yaptığı ders esnasında kendi görüşünü yazıya geçiren öğrencisi Ebu Yusuf’a: “benden her duyduğunu yazma, bu gün bunu derim yarın başka derim” ifadesi de bu kabildendir.

Sonuç olarak din Allah’ın Kur’an’daki kanunları, emirleri, nehiyleri helalleri ve haramlarıdır. Kişilerin ya da Müslümanların Allah’ın kanunları, emirleri, nehiyleri, haramları ve helallerinden hareketle söyledikleri sözler, içtihatlar ve yaptıkları işler dinin esaslarından olarak kabul edilemez. Onun içindir ki tarihte ve günümüzde şartları ve sebepleriyle zor olsa veya imkansız gibi görülse de her kişinin veya her müslümanın İslam dinini bir takım kişilerin, bir takım mezheplerin veya birtakım İslam alimlerinin görüş ve düşüncelerinden ziyade bizzat ve doğrudan doğruya Kur’an ve sünnetten öğrenmeleri farzı ayndır.

YORUM EKLE

banner849

banner826