Bazen bir haber, insanın zihninde yıllar önce yaşanmış bir anıyı yeniden canlandırır. Dün Türkiye’nin en
önemli tarihçilerinden, aydınlarından biri olan İlber Ortaylı’nın vefat haberini duyduğumda benim için
tam olarak böyle oldu. Bir anda aklıma yıllar önce aile içinde anlatılan o hikâye geldi: Ayasofya’da açılan
bir sergi, dedem ressam Hilmi Özbay’ın bir tablosu ve o tabloyu satın alan İlber Ortaylı.
Dedem, Doç.Dr. Hilmi Özbay, hayatını resme adamış bir sanatçıydı. Onun tablolarında köyler, şehirler
yalnızca insanların yaşadığı mekanlar ya da manzara değildi. Sokakların hafızası, mimarinin dili ve
zamanın izleri vardı. İşte tam da bu yüzden eserleriyle her döneme hitap eden unutulmaz bir sanatçıydı.
Sanat yolculuğunun en özel anlarından biri ise 2003 yılında Ayasofya’da açtığı 40. kişisel sergisiydi.
Tarihin, mimarinin ve kültürün iç içe geçtiği o mekândaki sergiye İlber Ortaylı da katılmış ve hatta
dedemin tablolarından birini satın alınmıştı. O zaman bunun ailemiz için kıymetli bir anı olduğunu
biliyorduk. Ama yıllar geçtikçe bu hikâyenin başka bir anlamı daha olduğunu fark ettim. Çünkü İlber
Ortaylı yalnızca bir tarihçi değildi. O, şehirlerin ve medeniyetlerin hafızasını anlatan bir isimdi.
Nitekim şehirler üzerine düşünürken söylediği şu söz bugün hâlâ çok şey anlatır:
“Bir şehrin operası, tiyatrosu, galerileri olmalı. Bunlar yoksa o şehir eksiktir.”
— İlber Ortaylı
Bu cümle aslında şehirlerin yalnızca fiziki yapılar bütünü olmadığını; kültür, sanat ve hafıza ile anlam
kazandığını anlatıyor bize.. Bugün ben bir mühendis ve şehircilik alanında çalışan biri olarak şehirlerin
dönüşümü üzerine çalışıyorum. Kentsel dönüşüm projeleri, kent estetiği ve sürdürülebilir şehirler
üzerine düşünüyorum. Bazen fark ediyorum ki dedemin yaptığıyla benim yaptığım aslında aynı
hikâyenin farklı dilleri.
“Dedem şehirleri tuvale taşıyordu.
İlber Ortaylı şehirlerin tarihini anlatıyordu.
Ben ise şehirlerin geleceği üzerine düşünüyorum.”
Hepimizin ortak bir noktası var: “Şehirlerin bir ruhu olduğuna inanmak.”
Bugün İlber Ortaylı’nın ardından düşünürken şunu daha iyi anlıyorum: Şehirler yalnızca mühendislerin,
mimarların ya da yöneticilerin işi değildir. Şehirler aynı zamanda sanatçıların, tarihçilerin ve kültür
insanlarının eseridir. Dedem tuvalde şehirlerin ruhunu arıyordu. İlber Ortaylı kitaplarında şehirlerin
hafızasını anlatıyordu. Bizlere düşen ise şehirleri dönüştürürken bu hafızayı unutmamak.
Çünkü bir şehir yalnızca fiziki yapıları ile değil; kültürüyle, sanatıyla ve hatıralarıyla yaşar.
Bugün geriye dönüp baktığımda o Ayasofya sergisinde yaşanan küçük bir anının aslında çok daha büyük
bir anlam taşıdığını görüyorum. Bir tarafta şehirlerin tarihini anlatan bir tarihçi, diğer tarafta şehirlerin
ruhunu tuvale taşıyan bir ressam… Biri kelimelerle, diğeri renklerle aynı hafızayı korumaya çalışıyordu.
Belki de şehirleri gerçekten yaşatan şey tam olarak budur: “onları anlayan, anlatan ve hatırlayan
insanlar.” Bugün İlber Ortaylı’yı saygıyla anarken, dedem Hilmi Özbay’ın fırçasında hayat bulan şehirleri
de aynı duyguyla hatırlıyorum. Çünkü şehirler yalnızca içinde yaşadığımız mekânlar değil; onları anlatan
insanların bıraktığı kültürel izlerle var olmaya devam eder.
Duygu BİRCAN ALAÇAMLI
Ayasofya’da Bir Tablo: Hilmi Özbay, İlber Ortaylı ve Şehirlerin Hafızası
Duygu Bircan Alaçamlı
Yorumlar