Bir eve girdiğinizde ilk neye bakarsınız?
Şık avizeye mi? Mermer tezgâha mı? Sosyal medyada yüzlerce kez gördüğünüz o “kusursuz” salona mı?
Bugünün iç mimarlık anlayışı ne yazık ki giderek bir “kopyalama yarışına” dönüşüyor. Her ev birbirine benziyor. Aynı renkler, aynı koltuklar, aynı çizgiler… İnsanlar artık evlerini yaşamak için değil, paylaşmak için tasarlıyor.
Oysa bir mekânın gerçek değeri pahalı görünmesinde değil, sahibini anlatabilmesindedir.
Eskiden evlerin karakteri vardı. Bir duvardaki tablo, bir kitaplık, eski bir sandalye bile o evin hikâyesini anlatırdı. Şimdi ise kataloglardan çıkmış gibi duran, ruhsuz ama “Instagram’a uygun” alanlar çoğalıyor. İç mimarlık; yaşam alanı üretmekten çok, görsel vitrin hazırlamaya dönüşüyor.
Daha acısı şu: İnsanlar artık evlerinde huzur değil, kusursuzluk arıyor.
Kusursuzluk ise çoğu zaman samimiyeti öldürüyor.
Bugün birçok modern projede büyük camlar, açık tonlar, minimal çizgiler var ama sıcaklık yok. Çünkü tasarımdan insan çıkarıldığında geriye sadece dekor kalıyor. İç mimarlık sadece eşya yerleştirmek değildir; insan psikolojisini, alışkanlıklarını, hatta yalnızlığını bile anlayabilme sanatıdır.
Bir çocuklu ev ile yalnız yaşayan bir insanın evi aynı hissi veremez.
Karadeniz’de yaşayan biriyle Ege’de yaşayan birinin mekân dili aynı olmamalıdır.
Ama artık herkes aynı evlerde yaşıyor gibi…
Belki de iç mimarlığın yeniden sorması gereken soru şu:
“Bu alan güzel mi?” değil,
“Bu alan insana iyi geliyor mu?”
Çünkü gerçek tasarım, göze hitap ettiği kadar ruha da dokunmalıdır.
İç mimarlığın sessizce kaybettiği ruh
Selenay Akyüz
Yorumlar