Her sabah uyanıyoruz. Telefonlarımıza bakıyoruz. Bildirimler, son dakika uyarıları, tartışmalar, iddialar… Gürültü hiç eksik olmuyor. Ama garip olan şu: Bu kadar sesin içinde, insanın kendini gerçekten duyabildiği anlar giderek azalıyor.

Herkes konuşuyor. Herkes anlatıyor. Herkes haklı. Ama dinleyen kim?

Sosyal medya bir meydan oldu. Eskiden meydanlarda konuşmak cesaret isterdi; şimdi birkaç saniyelik öfke, birkaç kelimelik etiket yetiyor. Düşünmeye gerek yok, anlamaya hiç gerek yok. Bir başlık, bir kırpılmış video, yarım bir cümle… Gerisi zaten çığ gibi geliyor.

Oysa hayat bu kadar basit değil. İnsanlar bu kadar tek boyutlu değil. Bir kararın, bir sözün, bir suskunluğun arkasında bazen yıllar, bazen yorgunluk, bazen de umutsuzluk var.

En çok da susanlar yoruluyor.

Çünkü sessizlik, bu çağda yanlış anlaşılıyor. Sanki konuşmuyorsan fikrin yok. Tepki vermiyorsan taraf değilsin. Oysa bazen susmak; bağırmaktan daha ağır, daha derin bir duruştur.

Bir de şuna alıştık: Hemen hüküm vermeye. Dinlemeden, sormadan, anlamaya çalışmadan… Hâkim de biziz, savcı da. Karar çoktan verilmiş oluyor. Sonra da “neden kimse empati kurmuyor” diye yakınıyoruz.

Belki de biraz yavaşlamamız gerekiyor. Her şeye anında cevap vermek zorunda değiliz. Her tartışmaya girmek, her söze karşılık vermek mecburiyetinde de değiliz. Bazen geri çekilmek, daha net görmenin tek yoludur.

Gürültüyü azaltmadan sesi duyamayız.

Belki bugün, bir cümle eksik yazalım. Bir yorumu göndermeyelim. Birini gerçekten dinleyelim. Haklı çıkmak yerine anlamaya çalışalım.

Çünkü bu ülkede, bu şehirde, bu hayatta en çok ihtiyacımız olan şey; daha yüksek sesler değil, daha sahici sözler.