Bir zamanlar yaz tatili denince akla sabah erkenden sokağa çıkmak, akşam ezanına kadar eve dönmemek gelirdi. Mahalle maçları, bisiklet sürmek, denize gitmek, çekirdek eşliğinde balkon sohbetleri… Çocuklar zamanı telefon ekranında değil, sokakta geçirirdi. Şimdi ise çoğu çocuk için yaz tatili; tablet, telefon ve sosyal medya arasında geçen uzun günlerden ibaret olmaya başladı.

Eskiden tatilin bir heyecanı vardı. Karneler alınır alınmaz planlar yapılır, köye gidilecek günler sayılırdı. Şimdi ise birçok öğrenci daha okul bitmeden yaz kurslarının, ekranların ve yoğun dijital dünyanın içinde kalıyor. Teknoloji elbette hayatın bir gerçeği. Ancak çocukların çocukluğunu ellerinden alacak kadar hayatın merkezine yerleşmesi düşündürücü.

Sadece çocuklar da değil… Büyükler için de yaz tatilleri eski tadında değil. İnsanlar artık dinlenmekten çok yetişmeye çalışıyor. Tatilde bile telefonlara bakılıyor, işler takip ediliyor, sosyal medyada “iyi görünme” telaşı yaşanıyor. Oysa tatil biraz da yavaşlamak, nefes almak ve hayatı hissetmek değil midir?

Belki de sorun yaz tatilinin değişmesi değil, bizim değişmemizdir. Çünkü artık anı yaşamaktan çok paylaşmaya odaklanıyoruz. Bir deniz kenarında otururken bile manzaraya değil, çekilecek fotoğrafa bakıyoruz.

Yine de eski yazların ruhunu tamamen kaybetmiş değiliz. Bazen bir çocuk kahkahasında, bazen mahallede oynanan bir top sesinde o eski günleri hatırlıyoruz. Belki de yapılması gereken şey çok basit: Biraz telefonu bırakıp hayatın içine dönmek.

Çünkü bazı güzel anılar, yalnızca yaşanır; paylaşılmadan da unutulmaz.