Hayat bazen insana uzun uzun anlatamayacağı şeyleri, birkaç dakikalık bir karşılaşmada öğretir.
Geçtiğimiz günlerde yurt dışında yaşayan, aile ziyareti için Türkiye'ye gelen yaklaşık 40-45 yaşlarında bir baba ile 12 yaşındaki kızının yanında bulundum.
Trafik ışıklarında karşıdan karşıya geçmek üzereydik. Baba kızına şöyle söyledi:
“Yurt dışında yayayı görünce araçlar durur, yol verir. Burada ise bunu böyle düşünme. Araç durursa geçersin, durmuyorsa geçmezsin.”
Kızımız Türkçe biliyor ve babasının söylediklerini dikkatle dinliyordu.
Ben de o anda kıza, “Baban sana yalnızca trafik kuralını değil, yaşanmışlığın bilgisini öğretiyor. Söylediklerini yabana atma.” dedim.
Çünkü bazen bir babanın çocuğuna verdiği birkaç cümlelik öğüt, yıllarca alınacak bir eğitimin ilk adımıdır.
Peki, biz çocuklarımıza ne bırakıyoruz?
Bugün ülkemizde ve dünyada savaşlar, şiddet, kadın cinayetleri, aile içi sorunlar, çocukların korunması, çeteler ve toplumsal güven duygusunu zedeleyen birçok olay yaşanıyor.
Bir tarafta dünyanın farklı bölgelerinde devam eden savaşlar ve masum insanların yaşadığı acılar...
Diğer tarafta kendi toplumumuzda aile içinde yaşanan şiddet ve cinayetler...
İnsan ister istemez soruyor:
Biz sorun ortaya çıktıktan sonra mı müdahale edeceğiz, yoksa sorun ortaya çıkmadan önce bilinç oluşturmayı mı başaracağız?
Ben yıllardır ikinci yolun daha doğru olduğuna inanıyorum.
16 yıl önce başlayan bir düşünce
Yaklaşık 16 yıl önce, aile konusunda hazırlayıp ilgili makamlara sunduğum bir çalışmanın temelinde bugün hâlâ aynı düşünce vardı:
Bilinçli ailelerden bilinçli toplum doğar.
Evlenecek insanlar yalnızca düğünü ve nikâhı düşünmemeli.
Evliliğin sorumluluğunu da öğrenmeli.
İletişimi, güveni, sadakati, ekonomik sorumluluğu, aile sınırlarını, çocuk sahibi olmanın sorumluluğunu, öfke kontrolünü, kriz yönetimini ve beklentileri konuşabilmeli.
Çünkü evlilik yalnızca iki insanın aynı evde yaşaması değildir.
Evlilik, iki insanın hayatını ve gelecekte kurulacak bir ailenin temelini birlikte inşa etmesidir.
Benim önerdiğim model
Yıllar önce düşündüğüm aile okulu modelinde; sosyolog, aile hekimi, psikolog, psikiyatrist, avukat, aile danışmanı ve ilgili uzmanların koordineli şekilde görev yaptığı bir yapı hayal ettim.
Evlenecek veya aile konusunda ciddi sorun yaşayan insanlar, sorun büyüdükten sonra kapı kapı dolaşmak yerine tek bir merkezden koordineli destek alabilsin istedim.
Bir gün eğitim ve sohbet...
Bir gün isteyen çiftlerle birebir görüşme...
Kimseye “mutlaka evlen” veya “mutlaka ayrıl” denmesin.
Ama insanlar kararlarını bilinçli verebilsin.
Bugün kitabımda da savunduğum “Bilinçli Evlilik” düşüncesinin özü budur.
Kitabımın amacı ne?
Ben roman yazmadım.
Bir hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek yerine, hastalık oluşmadan önce önlem alınabilir mi? düşüncesiyle topluma faydalı olacağına inandığım bir çalışma hazırladım.
Kitabımı, alıcıya bizzat elden ulaştırılması amacıyla 10 Temmuz 2026 tarihinde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Eğitim ve Yayın Daire Başkanlığına teslim ettim.
Bugün itibarıyla yaklaşık bir ayı aşkın süre geçti.
Elbette kurumların yoğunluğunu, inceleme süreçlerini ve bürokrasinin kendi işleyişini anlayabilirim.
Fakat insan bazen para veya makam beklemiyor.
Sadece emeğinin görüldüğünü hissettiren küçük bir teşekkür, kitabın ulaştığına dair kısa bir bilgilendirme bile yeterli olabiliyor.
Benim beklentim kitabımdan maddi kazanç sağlamak değil.
Düşüncenin hayata geçmesi.
Sonra karşıma o baba çıktı...
Tam da bütün bunları düşünürken, birkaç gün önce karşılaştığım o baba-kız bana yeniden umut verdi.
Baba, kızına yaşadığı ülkedeki hayat tecrübesini anlatıyordu.
Çocuğuna sadece “dikkat et” demiyordu.
Yaşanmışlığını aktarıyordu.
İşte aile eğitiminin özü biraz da burada.
Çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, davranışlarımızı ve yaşadıklarımızı da öğrenir.
Bilinçli aile...
Bilinçli çocuk...
Bilinçli genç...
Bilinçli toplum...
Belki de yıllar önce anlatmaya çalıştığım düşüncenin özü tam olarak buydu.
Önce aile, sonra mahalle, sonra ilçe, sonra şehir ve sonunda bilinçli bir toplum.
Bir insanın emeğe verdiği değer
O baba, elimdeki kitabımı gördü.
Aile ve toplum üzerine konuşurken kitabımın ön sözünü okudu.
“Gerçekten çok özel ve topluma faydalı bir kitap. Bunu okuyacağım, çevremdeki gençlere vereceğim ve tav siye edeceğim.” dedi.
Sonra çok anlamlı bir şey söyledi:
“Emek var burada. Maliyeti var. Ücretini sormadan alamam.”
Bu söz beni düşündürdü.
Çünkü bazen bir insanın emeğe gösterdiği saygı, uzun uzun yapılan teşekkürlerden daha anlamlı olabiliyor.
Ben hâlâ umutluyum
Benim meselem yalnızca kitabım değil.
Meselem bir fikrin yaşaması.
Bir annenin şiddet görmeden önce yardım alabilmesi...
Bir babanın çocuğuna doğruyu öğretebilmesi...
Bir gencin evlenmeden önce evliliğin sorumluluğunu anlayabilmesi...
Bir çiftin yalnızca “Biz birbirimizi seviyor muyuz?” diye değil,
“Biz birlikte sağlıklı bir hayat kurabilecek miyiz?” diye de sorabilmesi...
Ve devlet kurumlarının, belediyelerin, sosyal hizmetlerin ve toplumun yalnızca sorun ortaya çıktığında değil, sorun ortaya çıkmadan önce aynı masada buluşabilmesi.
Çünkü iyi yönetmek yalnızca önüne gelen soruna cevap vermek değildir.
İyi yönetmek, yarının ihtimalini bugünden düşünmektir.
Benim dileğim çok basit:
Allah bizlere iyi insanlarla nefes almayı, birbirimize yük değil nefes olmayı nasip etsin.
Ailelerimiz huzurlu olsun.
Çocuklarımız güvende büyüsün.
Kadınlarımız şiddetin değil, saygının içinde yaşasın.
Gençlerimiz evliliğe yalnızca bir tören olarak değil, bir ömürlük sorumluluk olarak baksın.
Ve bizler sorunların ardından “Neden böyle oldu?” diye sormak yerine,
“Böyle olmaması için daha önce ne yapabilirdik?” diye düşünelim.
Çünkü toplumun gerçek nefesi budur:
Kötülük olduktan sonra konuşmak değil, iyiliği olmadan önce büyütmek.
Benim kitabımın, yıllar önce başlayan düşüncemin ve bugün hâlâ taşıdığım umudun özeti de budur:
Yaşamak ve yaşatmak.
Kazım İLHAN
Sosyolog | Aile Danışmanı | Yazar