Bir dönem evler yalnızca yaşamak içindi. Şimdi ise çoğu zaman göstermek için tasarlanıyor. Sosyal medyada gördüğümüz kusursuz salonlar, estetik mutfaklar ve “Pinterest evi” yarışına dönüşen dekorasyon anlayışı, iç mimarlığın ruhunu yavaş yavaş değiştiriyor.

Bugün birçok kişi evini dekore ederken önce kendine değil, başkalarının ne düşüneceğine göre hareket ediyor. Oysa bir yaşam alanı; modaya değil, insanın hayatına uyum sağlamalıdır. Şık görünen ama içinde rahat edilemeyen bir ev, ne kadar pahalı olursa olsun eksiktir.

Son yıllarda özellikle büyük şehirlerde küçülen yaşam alanları iç mimarlığı daha önemli hale getirdi. 1+1 dairelerde hem çalışma alanı hem dinlenme alanı hem de sosyal yaşam oluşturmaya çalışan insanlar için artık her metrekare değerli. Bu yüzden doğru planlama, doğru ışık kullanımı ve işlevsel tasarım her zamankinden daha kritik.

Ancak burada başka bir sorun daha ortaya çıkıyor: Kimliksiz mekanlar… Nereye giderseniz gidin aynı renk koltuklar, aynı ahşap detaylar, aynı LED ışıklar… Evler birbirine benzemeye başladı. Halbuki bir ev, içinde yaşayan insanın karakterini taşımalı. Bir yaşam alanı trendlerin değil, anıların ve ihtiyaçların izini taşıdığında gerçek anlamda “ev” olur.

İç mimarlık sadece mobilya seçmek değildir. İnsan psikolojisini anlamaktır. Bir çocuğun rahat hareket edebileceği alanı düşünmek, yaşlı bir bireyin güvenliğini planlamak, çalışan bir insanın eve geldiğinde dinlenebileceği atmosferi oluşturabilmektir.

Çünkü iyi tasarlanmış bir mekan sadece göze hitap etmez; insanın ruhuna da iyi gelir.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Gerçekten yaşamak için mi ev tasarlıyoruz, yoksa sadece fotoğraf çekmek için mi?