Paylaşmak, İnfak ve Zekat

Aile ve Dini Rehberlik Bürosu Vaizi Havva Aslan, bugünkü köşesinde 'Paylaşmak, İnfak ve Zekat' başlıklı yazısını kaleme aldı.

Paylaşmak, İnfak ve Zekat
banner1314

Yaratıcısı tarafından  en güzel şekilde yaratılan insanoğlu, yeryüzü serüveninde hayatını idame ettirmek için maddi ve manevi yönden başkasına ihtiyaç duyan bir varlıktır. Madde ve mana ilişkisini makul bir bütünlük içerisinde ele alarak insana dünyada asil bir yaşayış, ahirette de sonsuz huzur vadeden  İslam, özellikle zayıfları, güçsüzleri, kimsesizleri, yetimleri, yoksulları himaye edecek kurallar getirmiş, onların toplumla bütünleşmelerini sağlamak ve yaşam zorluklarını iyileştirmek için gerekli önlemleri almıştır. Bu önlemler derinlemesine incelendiğinde mülkün yegâne sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerle lütufta bulunduğu kuluna, faydalandığı her şeyde ihtiyaç sahiplerinin de tasarruf yetkilerinin bulunduğunu bildirmiş ve onlara bu imkânın sağlanmasını emretmiştir. Bu durum Müslümanlar açısından bir iman ve kulluk sorumluluğuna dönüşmüştür. “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.”  ( Zâriyât, 51/19.)  ayeti de sözü edilen hususu açıkça beyan etmektedir. Toplumdaki ihtiyaç sahiplerinin her yönüyle korunması anlamına gelen infak öncelikle insan ve Müslüman olmanın gereği bir eylemdir. Rabbimizin, katından lütuf olarak zengin kıldığı bir kimsenin, maddi ihtiyaçlarını temin etmede doyum noktasına ulaşmasından dolayı dünya üzerinde bir anlam problemi yaşaması imkân dâhilindedir. İnsanoğlunu bunalıma sürükleyip dinin hedeflediği istikametten alıkoyabilecek bu menfi durumu, ancak yardımlaşma, paylaşma ve infak ahlakı, manevi tatmin duygusuna, vicdan huzuruna dönüştürecektir. “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” ( Bakara, 2/265. ) Ayeti Kerimesi   infakın sadece bir iyilik eylemi olmayıp kulluk vazifesi olduğuna dikkat çekmiş ve bu görevi başarıyla yerine getirenlerin elde edeceği mükâfata işaret etmiştir.

 Hz. Peygamber (s.a.s.), kişinin aşırı mal hırsını frenleyecek, onu başkalarının sıkıntılarını paylaşarak huzur bulacak bir ruh yapısına kavuşturacak evrensel ilkeler ve eşsiz reçeteler getirmiştir. Nitekim “Veren el, alan elden  üstündür.”( Buhârî, Zekât 18.)  buyurarak infak eylemini  müminler için  Allah’ın rızasını elde etmede herkesin kazanacağı bir hayır yarışına dönüştürmüştür. Öte yandan  insanın kendinden eksilterek başkasını tamamlama gayreti  kişiyi dünya ve ahiret saadetine sevk eden muazzam bir imkândır. Allah Resûlü’nün; “Müslüman Müslüman’ın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşman eline vermez (himaye eder). Her kim Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Her kim de bir Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse, bu sebeple Allah da onun (bu iyiliği) sayesinde kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir…” ( Buhârî, Mezâlim, 4.) hadisiyle inanan insanın güzel ahlakta kemale ulaşması için infak, eşsiz bir fırsat olarak kendisine sunulmuştur.
Zekât veren insan bir şeyin bilincindedir: Yarın Rabbinin huzuruna varacağını ve dünyada bütün yapıp ettiklerinden hesaba çekileceğini adı gibi bilmektedir. Bu nedenle yaratanını memnun eden bir kul olarak divana durmak onun en büyük arzusudur. Başkasının en küçük bir payı olmayan kazancından muhtaç olan birine hisse ayıran Mümin, burada bir başkası için fedakârlık yapmakta  ve birine yardım etme gayreti içerisine girmektedir. Bu bir insan için son derece zordur. Bunu yapmak insanın imanının ve Allah’a olan inancının sağlamlığının göstergesidir. Zekât ve sadaka veren insanları öven ayetler ile hadisleri bir de bu açıdan düşünmek gerekir. Hz. Peygamber’in bu zor ibadeti müminlere sevdirmiş olması ve durumu yerinde olanların gerektiğinde yardım seferberliğine girişmesi hem Resûlullah’ın güzel rehberliğini hem  sahabenin imanının kemalini , hem de bu görevi yerine getiren müminlerin Allah ve Rasulüne olan inancını ortaya koymaktadır.
Hangi türde olursa olsun, bir emir Allah katından geldikten sonra yerine getirilmesi icap eder. 


Namaz ve oruç gibi ibadetler nasıl Allah’ın bir farzı ise ve yerine getirilmeleri gerekiyorsa, Allah’ın diğer emirleri de aynıdır. Maddi durumu yerinde olan ve şartlarını taşıyan kimsenin zekât vermesi de farzdır  ve Allah’ın emri olması açısından bakıldığında namaz kılmak ile zekât vermek arasında hiç bir fark yoktur. Her ikisi de yaratıcının emridir. Zekâttan ve sadakadan kaçınan insanlara gerekli olan, son anlarında artık fayda etmeyecek şu yalvarıştan önce bir şey yapabilmeleridir: “Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (Münâfikûn, 63/10.)


Selam ve Dua ile…….


                                                                                                       

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner1313

banner1308