6 Şubat bir tarih değil artık. Bir saat, bir ses, bir boşluk. Hepimizin içinde aynı anda çöken bir şey var o günden beri. Binalar yıkıldı, evet. Ama asıl yıkım, “bana bir şey olmaz” cümlesinin enkazında kaldı. Peki biz bu cümleyi gerçekten geride bırakabildik mi? Bugün şehirler yeniden yükseliyor. Vinçler çalışıyor, beton dökülüyor, anahtarlar teslim ediliyor.
Ama insanın aklında takılı kalan bir soru var:
Küçük görülen riskler nasıl sıradanlaşarak normal kabul edildi? Ve biz hâlâ bu soruyu sormadan, sadece “yeni evimiz var” diyerek yolumuza devam ediyor muyuz? Bir ev satın alırken hâlâ sadece fiyatına mı bakıyoruz? “Bu bina kaç yönetmelik gördü?” diye sorabiliyor muyuz?
Ya da sorunca “fazla kurcalama” bakışıyla susmayı mı tercih ediyoruz? Doğa düşmanımız değil.
Deprem, sel, yangın… Bunlar doğanın bize açtığı savaşlar değil; bize hatırlattığı sınırlar.
Asıl soru şu: Biz o sınırları ciddiye alıyor muyuz?
Yönetenler için de sorular var. İmar planları hazırlanırken bilim gerçekten masanın başında mı, yoksa sadece raporlarda mı duruyor?
Denetim dediğimiz şey bir imza mı, yoksa gerçekten sahada hissedilen bir sorumluluk mu?
Riskleri küçümseyen anlayışlar toplumsal pratik hâline nasıl geldi?
Japonya örneği sık verilir. Ama mesele Japon olmak değil. Mesele, “olur” demeden önce “doğru mu” diye sormak. Mesele, kısa vadeli kazanç yerine uzun vadeli yaşamı seçebilmek. Bu toplum ne sadece mağdur ne de sadece suçlu. Hepimiz bu hikâyenin içindeyiz. Bazen susarak, bazen acele ederek, bazen de “benden ne olur” diyerek… Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı:
Bir daha aynı acıyı yaşamamak için bugün neyi değiştirmeye cesaretimiz var? Çünkü bazı sorular yıkar. Ama bazı sorular ayağa kaldırır. Ve belki de iyileşme, tam olarak oradan başlar.
Sevgi ve saygılarımla,
Kazım İlhan
Sosyolog ve Aile Danışmanı