banner1518

banner1567

banner1526

banner1499

banner1334

banner1324

29.11.2020, 08:06 279

Yalanla kazanan gerçekle kaybeder!..

Bazı
siyasetçiler;
seçmeni
neden
kandırır,
sırf oyunu
almak
için neden 
duygularıyla
oynar?..
Kim aldatılmışlığı
kabul eder?..
Tepkiler bunadır!.. 
Yalan er ya da geç
ortaya çıkar,
çıkıyor da...
Hadi bugün, 
güç kudret yerinde
yarın ne olacak?..
Nasıl bakacaklar
bu milletin gözünün içine...
Bugünkü " Yalanla kazanan
gerçekle kaybeder"

adlı öykümü, sizlerle paylaşıyorum.

*                       *                          *

Muhtar Nuri,
köyde adaletli
yönetimiyle
herkes tarafından sevilen biriydi.
Ne hak yer
ne de yedirirdi.
Herkesin
derdiyle ilgilenir,
çare bulmak için
elinden geleni yapardı.
Hasta olan 
biri 
fakirse, kendi otomobiliyle
onu ilçedeki hastaneye götürür,
ilaçlarını alıp 
köye dönerdi. Rahmetli babası
köyün eski ağasıydı. O da
aynı babası gibiydi. Eli açıktı.
O yüzden muhtarlık seçimlerinde
karşısına rakip çıkmazdı.
Hatta, bırakmak istemişti de
köylü razı olmamıştı.
Ne olduysa, 
muhtar maaşlarının
yükseltimesinden
sonra oldu.
Cavit Ağa'nın
kızıyla evlendikten sonra
köye yerleşen İstanbullu
Nazım,
köy kahvesinde
nabız yoklamaya başlamıştı.
İşi gücü yoktu. Bahçe işlerine bile
yardımcı olmazdı. Akşama kadar
kahvede "lafazanlık" yapan 
biriydi.
Muhtar Nuri,
onun söylediklerini duymuştu ama
muhatap olmamıştı. Köylü kimin ne olduğunu bilmiyor muydu?
Seçimlere
2 ay kala İstanbullu
Nazım, tam manasıyla
kendini ortaya koydu. Afişler bastırıp,
bildiriler dağıttı. Projelerini anlattı.
Hatta İstanbul'dan birtakım adamlar getirerek,
köyde incelemeler yaptırdı.
Güya, çevre yolunun
köyden geçirilmesi için
söz almıştı. Bu sayede
araziler değerlendirilecek,
köylü kamulaştırmalardan
büyük paralar kazanacaktı. Adamları da el altından
yolun oy verenlerin arazisinden geçeceğini duyuruyordu.
Köye, fındık fabrikası kurulması
için girişimeleri olduğunu söylüyordu. Fındık, üreticiden
ilçedeki fiyatın üstünde satın alınacaktı.
Köye lise yaptırıp,
gençlerin taşımalı eğitimle 
ilçeye gitmelerine son verecekti.
İstanbullu Nazım'a kayınpederi de
inanmıştı. Ona destek oluyordu.
İstanbullu Nazım, köye haber saldı ve meydanda
toplanılmasını
istedi. Miting yapacaktı. Sürpriz bir misafiri de vardı.
O gün geldi çattı. Köy meydanı doluydu.
Kürsüye çıkan İstanbullu Nazım,
önce şehirden gelen
misafiri tanıttı:
"Bakanımızın yakın çalışma arkadaşı,
partimizin neferi, büyük davamızın adamı
Cafer Efendi" 

Köylüler alkışlarken,
ön sıralardan
bir ses yükseldi: "Yalancının"...
Gürültüden pek anlaşılamadı. Cafer Efendi,
mikrofonu eline aldı, İstanbullu Nazım'ı övmeye başladı.
Projelerine destek vereceklerini
ve bakan beyin de
selamları olduğunu söyledi. Cafer Efendi'nin sözü, ikide bir alıkışlarla kesiliyor o da hızını alamayıp, coşuyordu. "Köy konağı da benim hizmetim olsun" dedi.
Muhtar Nuri, Cılız Rıza'nın evinden
onları dinliyor, hırsından da gülüyordu. Hele de çevre yolu yalanına, "Ne utanmaz adam"
diye söylendi. Çevre yolu ilçeden geçiyordu ve inşaatı da
devam ediyordu.
Miting bitmişti. Herkes, İstanbullu Nazım'ın seçimi kazanacağından emindi. Böyle büyük projeleri olan adama oy verilmez miydi?
Muhtar Nuri, aylar sonra o akşam kahveye geldi. Herkes saygıyla ayağa kalktı. Bir genç 
elini öptü. Bu genç, Mübaşir Remzi'nin torunuydu. Dedesine misafir gelmişti.
O, mitingde "yalancının" diye bağıran kişiydi.
Laf lafı açtı, konu mitinge geldi. Kimse yorum yapmadı. Muhtar Nuri'yi severlerdi ve kalbinin kırılmasını istemezlerdi. O genç, birden lafa karıştı. "Cafer Efendi var ya sabıkalı dolandırıcıdır. Yalancının diye bağıran da bendim" dedi.
Kahvehanede çıt sesi yoktu. Nasıl olur, bakandan bile selam getirmişti. Köy konağı da yaptıracaktı. 
Muhtar Nuri, sesini çıkarmadı. İçinden "Gıybet yapmış olurum" diyerek sustu.
O gün gelip çatmıştı. Güzel bir pazar günüydü ve seçim vardı. Köy ortaokulunda
sandıklar kurulmuştu. Muhtar Nuri,
ilçeden gelen görevlilere yardımcı olurken;
İstanbullu Nazım, gelenleri sıkıştırıyordu.
Akşam oldu. Saat 17.00'de sandık kurulu başkanı ve üyeler
oy sayımına geçti. İstanbullu Nazım, 40 oy farkla Muhtar Nuri'yi geçip,
seçimi kazandı.
30 yıl köyüne hizmet eden Nuri, 
üzülmüştü. Ama kendi için değil,
köylüler içindi.
İstanbullu Nuri'nin vaatleri yalandı ve hiçbiri de
gerçekleşmeyecekti.

10 gün  sonra ilçe adliyesinden
mazbatasını alan
İstanbullu Nazım, 
köydeki muhtarlık odasında,
mührü Nuri'den teslim aldı.  
Yeni ve eski azalar da oradaydı.
İstanbullu Nazım,
Nuri'nin yüzüne bakamıyordu.
Nuri, İstanbullu Nazım'ın eğik duran başını eliyle 
kaldırdı
ve gözlerinin
içine
baktı. İstanbullu Nazım, kafasını eğmeye çalışsa da
Nuri, başını kaldırıp ona
"Yalanların ortaya çıkınca,
bu milletin yüzüne nasıl bakacaksın?"
dedi ve oradan ayrıldı.
Aradan iki yıl kadar geçmiş,
İstanbullu Nazım, köy için hiçbir gayret göstermemişti. İnsanları oyalıyordu.
Bu arada kendisini eleştirenlere de iftiralar
atmaya başlamıştı. 
O gece Türkiye Milli Takımı'nın maçı vardı. Kahvehane tıklım tıklım doluydu.
Eski muhtar Nuri de oradaydı. İstanbul Nazım da
hakkında söylenenleri engellemek için kahvehanedeydi.
Maçın başlamasına yarım saat kadar vardı. O sırada 
ilçeden yeni dönen
Cipçi Kasım, elinde bir gazeteyle kahvehaneye girdi. Herkesle selamlaştı. Herkesi görebileceği bir yer seçti ve "Beyler bir dakikanızı rica ediyorum" dedi. Elindeki gazetenin birinci sayfasını açarak,
"Bu adamı tanıdınız mı?" diye seslendi. Yakında olanlar tanımıştı ama
arkadakiler
görememişti. Gazeteyi eline alıp bakan, sonra
gözlerini İstanbullu Nazım'a çeviriyordu. Herkes tanımıştı o adamı.
İstabullu Nazım'ın mitinginde,
bakandan selam getiren, köy konağı yaptıracağını söyleyen Cafer Efendi'den başkası değildi. Başbakanın adını kullanarak dolandırıcılık yaparken,
yakalanmıştı.
Bakışlardan bir şeyler olacağını hisseden İstanbullu Nazım,
tam kapıdan çıkarken,
Müezzin Recep,
onu omzundan tuttu. "Utanmadın mı milleti kandırmaya, yalan söylemeye" diye bağırdı.
 Ardından Tanker Hasan, tokadı yapıştırdı. İstanbullu Nazım,

kahvehanenin
önünde, adeta "şamar oğlanı" olmuştu. Kimi yüzüne tükürüyor kimi de şamarlıyordu... Eski muhtar Nuri,
yerinden kalktı, dışarıya çıktı. İstanbullu Nazım'ı dövenlerin tamamı
ona oy vermiş olanlardı. Kandırılmış olmalarınıı hazmedemiyorlardı. Nuri, "Durun, rahat bırakın"
diye seslendi. Yerde kanlar içinde kalan
İstanbullu Nazım'ı kaldırdı. Üstü başı yırtılmıştı. Montunu çıkardı, İstanbullu Nazım'ın
sırtına koydu. Herkes şaşkındı. Böyle bir adama,
bu yapılır mıydı? Bu sırada, Nuri, Mevlana'nın kıssadan hissesini hatırlatmaya
başlar:
Şems ortadan kaybolunca, meraklanan Mevlana, onun
bulunmasını ister. Bir zaman sonra bir adam,
Mevlana'nın yanına gelir
ve Şemsi Tebrizi'yi gördüğünü söyler. Mevlana da bunun üzerine
sırtından yeleği çakırıp,
adama verir. Yeleği alan
gittikten sonra,
Mevlana'ya 
adamın yalancı olduğunu söyleyip, yeleği neden verdiğini sorarlar.
O da (Yalana yeleğimi verdim, doğru söyleseydi canımı verirdim) der.
İstanbullu Nazım, hariç
hepsi mahcuptur. O olayın ertesi günü,
muhtarlık odasının önünde toplanan köylüler,
İstanbullu Nazım'ı istifa etmek zorunda
bırakmıştır. İstanbullu Nazım'ın
lakabı da "Yalan Nazım" olmuştur.
İstifa sonrasında
Yalan Nazım'ı
gören yoktur.
Bir rivayete göre, karısını da kandırdığı
anlaşılan
Yalan Nazım'ı
kayınpederi,
ömür boyu ev hapsine tabi tutmuştur...


*                        *                       *

Bugünüz dünden daha iyi olsun. Sağlıklı ve huzurlu günler dileğiyle...

Yorumlar (0)