Bir zamanlar çocuklara "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorulduğunda alınan cevaplar belliydi: Doktor, öğretmen, mühendis, pilot, polis… Her meslek, topluma katkı sunan bir hedefi temsil ederdi. Bugün ise aynı soru sorulduğunda verilen cevaplar oldukça farklı. Fenomen olmak, influencer olmak, YouTuber olmak, yayıncı olmak… Artık birçok genç için hayal edilen gelecek, üretmekten çok görünür olmak üzerine kuruluyor.
Elbette burada sosyal medyayı suçlamak kolaycılık olur. Çünkü sosyal medya tek başına bir sorun değil; doğru kullanıldığında bilgiye ulaşmayı kolaylaştıran, yetenekleri görünür kılan ve insanlara yeni fırsatlar sunan güçlü bir araçtır. Ancak mesele, bu aracın gençlerin zihinlerinde oluşturduğu "başarı" algısıdır.
Bugün milyonlarca genç, ekranlarında birkaç saniyelik videolarla karşılaşıyor. Lüks arabalar, pahalı tatiller, gösterişli evler, marka kıyafetler… Tüm bunlar çoğu zaman yılların emeğinin değil, birkaç dakikalık içeriklerin sonucuymuş gibi sunuluyor. Oysa ekranın arkasındaki gerçek çoğu zaman görünmüyor. Saatler süren çalışmalar, başarısız denemeler, maddi imkânlar ya da profesyonel ekipler perde arkasında kalıyor.
Sonuçta gençler, başarıyı sabırla değil hızla; emekle değil popülerlikle; bilgiyle değil takipçi sayısıyla ölçmeye başlıyor.
Daha da önemlisi, sosyal medya sürekli bir kıyas ortamı oluşturuyor. İnsanlar başkalarının en mutlu, en başarılı ve en gösterişli anlarını izlerken kendi hayatlarını sıradan görmeye başlıyor. Henüz lise ya da üniversite çağındaki bir genç, kendisini milyonlarca takipçisi olan biriyle karşılaştırıyor. Bu karşılaştırma zamanla yetersizlik hissini, özgüven kaybını ve umutsuzluğu beraberinde getirebiliyor.
Oysa gerçek hayat algoritmalarla değil, emekle ilerliyor.
Bir doktor olmak yıllar süren eğitim ister. Bir mühendis, sayısız sınavdan geçer. Bir öğretmen binlerce öğrencinin hayatına dokunur. Bir girişimci defalarca başarısız olduktan sonra başarıya ulaşabilir. Bunların hiçbiri 30 saniyelik videolara sığmaz. Ama toplumları ayakta tutan tam da bu görünmeyen emektir.
Bu nedenle gençlere sosyal medyadan uzak durmalarını söylemek yerine, onu doğru okumayı öğretmeliyiz. İzledikleri her görüntünün gerçeğin tamamını yansıtmadığını bilmeleri gerekiyor. Takipçi sayısının karakteri, beğeni sayısının değeri, viral olmanın ise başarıyı garanti etmediğini anlatmalıyız.
Ailelere ve eğitimcilere de önemli görevler düşüyor. Gençlerin yalnızca dijital becerilerini değil, eleştirel düşünme yeteneklerini de geliştirmeleri gerekiyor. Çünkü bilgi çağında en büyük güç, bilgiye ulaşmak değil; doğru bilgiyle yanlış algıyı ayırt edebilmektir.
Hayal kurmak güzeldir. Hatta insanı geleceğe taşıyan en önemli güçlerden biridir. Ancak hayaller, sadece ekranda görülen parlak görüntülerden beslenirse kısa sürede hayal kırıklığına dönüşebilir. Gerçek başarı ise çoğu zaman sessizce çalışırken, kimse alkışlamazken ve hiçbir kamera kayıtta değilken inşa edilir.
Belki de gençlere yeniden hatırlatmamız gereken en önemli cümle şudur:
Hayat, paylaşılmaya değer anlar üretmekten önce, yaşamaya değer bir hayat kurabilmektir.