FUT-BOL

Abone Ol

Herkesin bildiği bir cümle vardır: Futbol sadece futbol değildir.

Evet, ülkemizde de öyle. İş adamı için bir iktidar, statü sembolü, güç, halk desteği, olağanüstü bir karizma; halk için ise aidiyet duygusu, taraftarlık, cılız geliri ile dev bütçeleri finanse eden fedakâr insanlar; yenince zafer kazanmış kadar büyük bir duyguyu, kaybedince yok olmakla eşdeğer bir yıkımı yaşayan, duygusal uçları, tepeyi ve yıkımı, çöküşü alışkanlık hâline getirmiş kitleyi ifade ediyor.

Milyon dolarlık transfer ücretleri, taraftarın hayalinde bile tahayyül edemeyeceği rakamlar... Ama asgari ücreti ile belki bir günlük maaşını feda edip mutlu olduğu, huzur bulduğu, deşarj olduğu stadyumlarda, ayin gibi katılarak – ayin sözünü kullandım çünkü olağanüstü haz aldığı, huşu içinde takımını seyrettiği, yendiklerinde gol attıklarında para kazanmış, geleceğini kazanmış gibi mutlu olduğu bu kutsal ortamlarda – futbol seyircisi hayatının en mutlu anını da yaşıyor; kaybettiğinde dünyasını karartıp ağlayarak evine döndüğü de oluyor.

Belki o dev milyarlık stadyumlar yerine bilime, araştırmaya, insan hayatını daha iyiye götürecek, kalkınmayı, kültürel ve ekonomik gelişmeyi tetikleyecek yatırımlar olsaydı kim bilir neler kazanırdık. Ama bu fikir çok da kabul görmeyecek, biliyorum. António de Oliveira Salazar'ın dediği gibi, futbol, fiesta ve fado hayatın bir gerçeği.

Milyarlarca para kazanan futbolcular, reklam gelirleri, forma satışları, endüstriden geçinen, bundan faydalanan siyasetçi, iş adamı ve yan dallar... Dünyayı ayakta tutan, insanları oyalayan, vakit geçirten olağanüstü bir sektör bu; bundan vazgeçilemez!

Dünya Kupası yaşanıyor. Sabah çok erken saatlerde televizyon başındayız. Gece çok geç saatlerde uykusuz kalarak maç izlediğimiz oluyor. Mutluyuz çünkü Lionel Messi'yi, Cristiano Ronaldo'yu, Erling Haaland'ı, Arda Güler'i izleme şansını yakaladık. Eğer Türk Milli Takımı da daha iyi bir sonuç alsaydı, coşkumuz, mutluluğumuz doruklara çıkacaktı. Gör o zaman milletçe futbolun kerametlerini... Ama olmadı.

Aslında ben burada İran Milli Takımı'ndan söz etmek istiyorum. Futbolda siyaset olmaz diyen FIFA ve UEFA, İran için Amerika'nın düşmanca yaklaşımını görmedi. İran, Tijuana kentinde kamp yapmak zorunda kaldı. Gümrük geçişlerinde zorluklarla karşılaştı. Psikolojik ve siyasal baskı gördü. Ama yine de New Zealand national football team ile 2-2 berabere kalma başarısı gösterdi. Belgium national football team gibi Kevin De Bruyne, Leandro Trossard gibi yıldızları olan bir takıma karşı mücadele edebildi. 0-0 berabere kaldı. Teknik direktör Amir Ghalenoei'nin deyimiyle turnuvanın "en mağdur takımı" olmasına rağmen takdir edilebilecek bir başarı sağladı. Sonunda el yazıları ile soyunma odalarına koydukları not bence en büyük etkinlikti ve belki de İran'ı mağdur eden iradeye tokat gibi bir cevaptı. Minap'taki katliamda öldürülen kız çocuklarını unutmamaları, dünyaya hatırlatmaları çektikleri eziyete değerdi. Aferin İran Milli Takımı.