Ekrana Bakarken Hayatı Kaçırıyoruz

Abone Ol

Sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz ne oluyor? Perdeleri açıp havaya bakmak mı, yoksa telefon ekranını kontrol etmek mi?

Cevabı hepimiz biliyoruz.

Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. İşimizi hızlandırdı, iletişimi güçlendirdi. Ancak farkında olmadan bizden çok değerli bir şeyi de aldı: Anı yaşama alışkanlığımızı.

Artık bir kafede oturan dört kişinin aynı masada birbiriyle konuşmak yerine telefon ekranına baktığına şaşırmıyoruz. Parkta çocuklarını izlemek yerine sosyal medyada gezinen anne babalar da sıradan bir manzara haline geldi. Otobüste, vapurda, hatta kırmızı ışıkta bile gözlerimiz ekranda.

Oysa hayat, telefonun içinde değil; hemen yanı başımızda akıp gidiyor.

Bir zamanlar komşuluk vardı. Kapı önünde edilen sohbetler, akşam çayları, çocuk sesleri... Şimdi apartmanlarda yıllardır aynı katta oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar var. Dijital dünyada binlerce takipçimiz olabilir ama gerçek hayatta iki dostla içten bir sohbetin yerini hiçbir bildirim dolduramıyor.

Sosyal medya bize sürekli daha fazlasını gösteriyor. Daha güzel hayatlar, daha pahalı arabalar, daha lüks tatiller... Kendi hayatımızı başkalarının vitriniyle kıyasladıkça sahip olduklarımızı değil, eksiklerimizi görmeye başlıyoruz. Mutluluk ise çoğu zaman ekranda değil; aileyle yenilen bir akşam yemeğinde, dostla edilen bir sohbette ya da deniz kenarında sessizce yürüyebilmekte saklı.

Elbette teknoloji hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olmaya devam edecek. Kimse saatleri geri çeviremez. Ancak teknolojiyi yöneten mi olacağız, yoksa onun yönettiği insanlar mı?

Belki de bugün küçük bir adımla başlayabiliriz. Yemek masasında telefonu bir kenara bırakmak, çocuklarımızla yarım saat kesintisiz vakit geçirmek, yaşlı bir komşunun kapısını çalmak ya da Samsun'un sahilinde telefonu cebimize koyup Karadeniz'in sesini dinlemek...

Çünkü hayatın en güzel bildirimleri ekrandan değil, kalpten gelir.

Ve bazen başımızı telefondan kaldırdığımızda, kaçırdığımız hayatın aslında tam karşımızda durduğunu fark ederiz.