Duygularımızı konuşamadık büyüklerimizle. Yasaktı, ayıptı. Emin olamadıklarımızı onlarla istişare edemeyip hayat bilançosunda eksiye düştük. Oysa ne çok hatadan dönebilirdik, eğer üzerinde birlikte düşünebilseydik. Aceleciliğimize set çekmenin tek yolu buydu, yapamadık.

Pazardan bir kilo patates alabilmek için yarım saat sohbet edip kumlusu mu kumsuzu mu diye düşündük de, büyüklerimizle gideceğimiz okulu, seçeceğimiz eşi dostu irdeleyemedik. Sebep? Bilmiyoruz bence. Oturup dertleşmeyi bile bilmiyoruz.

            Empatisi, sempatisi şöyle bir kıyıda dursun, başımızdaki belaları büyüklerimize anlatmaya bizim vaktimiz yok; onların da bizi dinlemeye sanıyorum pek sabırları yok. Koca bir tarihi birikim avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor. Yaşlı insanlar, tarih kitapları gibidir. Özellikle de sağlıklı ve genç günlerini daha iyi hatırladıklarından birçok kaynağın ıskaladığı noktaları zihinlerinde saklarlar. Ve tecrübeleri. Dünya ne kadar değişirse değişsin, değişmeyen insanın özü onların belleğinde ve yüreğinde durur.

Alim değil; ama ariftirler. Bir de sabırlı olup bizimle iletişime geçseler. Toplum, en gencinden yaşlısına kadar zincir zincir eklenir birbirine. Büyük kayıp, onlardan kopmuşluğumuz. Sosyolojik ve psikolojik olarak kendimizi buduyoruz. Bir bütünün parçaları olduğumuzu unuttuğumuzdan, tek başımıza özgür varlıklar olduğumuz yanılgısını yaşıyoruz. Oysa, çektiğimiz tüm sıkıntılar, acılar bile büyüklerimizden miras. Sadece devriyelerini tamamlıyorlar hayatın içinde. Bizler de farklıyız diye böbürlenip duruyoruz.

            Geçmişte yaşadıkları sıkıntıları bir anlattırın bakalım ve sorun “Neler hissettin?” diye. Ne kadar aynı olduğumuzu göreceksiniz. Çilelerimiz, kırılmışlıklarımız, beklentilerimiz… Birbirimize ne kadar mesafeli dursak da hepsi benzer.

Birkaç teknolojik zımpırtı fazla kullanıyoruz diye burnu büyüklük yapıyoruz sadece. Sanki her şey bununla ölçülebilirmiş gibi. Tüketimden çok emeğe yakın durdukları için bile onları eleştiriyoruz ya, ben en çok bunun için acıyorum; kendimize tabi. “Ya anne, sana bunu at diyorum, eskimiş. Yenisini al.” Atmak mı? Kullan at yani. İyi de o insan, hayatında hiçbir şeyi ziyan etmemiş. Sevgisini bütün varlıklara bölmüş;  ağaçta kuşu, yerde karıncayı bile “yavrum” diye seviyor. Her nesneye bu gözle bakıyor özetle.

Geçen hafta içime dert olan bir olayı anlatmak istiyorum. Önümde yaşlı bir kadın ve otuz yaşlarındaki kızı kol kola yürüyorlar. Karşıdan küçük çocuğuyla bir kadın geliyordu, çocuk pat diye kaldırıma kapaklandı. Yaşlı kadın “Tüh yavrum!” dedi ve çocuğu kaldırmak için davrandı.  Çocuğu kaldırdık kadıncağızla. Minik bir kız çocuğu, sevimli mi sevimli. Yaşlı kadın başını okşadı çocuğun, annesi bize teşekkür etti ve uzaklaştılar. Bizi bir köşede kös kös izleyen kızı:  “Senin yüzünden geç kalacağız, ayakkabıyı satacaklar.” demesin mi?

Toplumsal güdüklüğümüz bir yana; büyüklerimizden alacağımız hayat derslerine de gözlerimiz kapalı.  Sonra da merak ediyoruz “Neden onlarla konuşamıyoruz?” diye.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner650